Cümle Eylemleri
Ölü adamlar gördüm, yaşayan kadınlar için şiir yazıyorlardı.

Sevdiğin kişiyi kırdığının farkında olmak, sevdiğin kişi tarafından kırılmaktan daha kötü bir duygu.

Anladım herkes gidiyor.
Yanınızda herbirinize kadın istemezmisiniz
Anonim

Üçümüzün de kadını var. Ben istemem, sanmıyorum ki Kadir ve Can’da istesin.

can beni de yağlasın şlaksşdlaksşlkda ayyy utandım :O
Anonim

Can, yağla arkadaşı. Güreşin.

Önce tanrıya kızdım
Seni benden aldığı için
Sonra tanrının afrikasını hayal ettim
Milyonlarca insana su vermeyen tanrı
Seni bana mı verecekti?

baturalp ilkay gülten

birsevgipornosu
otisakaman

Rakı içelim la! Ortak bir şehir belirleyelim, oturup rakı içelim.

Son paylaştığım öykünün büyük bir kısmı yaşanılmıştır. İnsanlar, kötü.

Kör Adam

Haftada en az üç gün olduğu gibi, yine Kadıköy’deki Karaköy iskelesindeyim. Akşamın karanlığı bir çarşaf gibi şehrin üzerine düşeli bir saat olmuş, insanlar son vapura yetişebilmenin telaşıyla koşuşturuyor. Vapura binmeden önceki bekleme alanı kalabalık ve insanların konuşması bir uğultu tabakası oluşturmuş. Kız arkadaşım Öznur, az önce boşalmış olan bir koltuğa oturuyor. Öznur’un solunda, benim ise sağımda kalan iki kişinin balık tutma maceralarını ilgisiz bir şekilde dinliyoruz. Yorgunluktan düşmüş suratlar, ilk defa buluşmuş olan insanlar, hiç konuşmayan yaşlı çiftler, etrafı kesen hippiler. Kadıköy’deki vapur iskelelerinde, var olan insan tiplemelerinin büyük çoğunluğunu görebilir ve hepsini gözlemleyebilirsiniz.

Gündelik bir şeyler anlattığım Öznur’un gözleri bir yere kilitli ve orada yaşıtımız iki genç var. Anlatmaya devam ediyorum, gözüne bir şey takılmıştır diye düşünerek söyleyeceklerimi sıralıyorum; bakmaya devam ediyor. Kolundan tutup isterse onların yanına götürüp bırakabileceğimi böylece çocukları daha rahat seyredebileceğini söylediğimde kendine geliyor. Yanında sevgilisi varken bir başka erkeğe bu şekilde dikkatli ve uzun bakması kabul edilebilir değil, ama ben bunu biraz kızarak ve ardından susarak geçiştiriyorum. Yine aynı şekilde oraya bakmayı sürdürüyor. Bir anda aklıma, Öznur’un son otobüsüne yetişip yetişemeyeceğimiz geliyor, saate bakıyorum, yetişeceğiz. Benim cebimde yedi, Öznur’un cebinde yirmi lira var, eğer yetişemeyecek olursak taksiye binip evine gidebilir ve ben de eve dönebilirim. Hala çocukların olduğu yöne bakıyor ve ben sinirlenip, kalabalık içerisinde tartışma çıkarmamak adına, vapura binmemiz için açılacak olan kapıya doğru dönüyorum. Birkaç saniye sonra insanlar yavaş yavaş kapıya yönelip karışık bir sıra oluşturuyorlar. Öznur’a kaçamak bir bakış atıyorum; hala o yana doğru bakıyor. Çocuklar benden daha mı yakışıklı? Daha mı komik? Daha mı ilginç? Daha mı, daha mı…

Hadi, dercesine bir işaret yapıyorum ve ayağa kalkıyor. İnsanların arasına karışıp otomatikleşmiş bir şekilde vapura doğru ilerlemeyi beklerken, Öznur’un kolumdan tutmasıyla arkamı döndüm. “-Şu amca,” dedi, “-Yanlış yerde duruyor.” Baktım, herkesin gittiği yerin tersine doğru duruyordu. Sırtındaki büyük çanta yüzünden hafifçe kamburlaşmış, gri saçları kafasındaki beyaz kasketin yanlarından dışarı doğru çıkmıştı. Yere dayadığı değneğinin üzerine yüklenmiş, öylece bekliyordu. Yanından baktığımda büyük burnunun üzerinde emanet gibi duran bir güneş gözlüğünü gördüm. Ters tarafa doğru durmasının sebebini o an anladım; yaşlı adam kördü. Öznur’la birbirimize baktık ve ben, beklemeden bu yaşlı adamın koluna girdim. Bir an benim olduğum yöne doğru kafasını çevirdi, “-Amca,” dedim, “-Yanlış tarafta bekliyorsun. Gel, vapura kadar eşlik edeyim sana.” Teşekkür etti ve yürümeye başladık. Yaşlı adamı sol koluma almış yürüyordum. Öznur, sağ yanımda yürüyor ve arada eğilip yaşlı adamın yüzüne ve benim yüzüme bakıyordu. Ne düşündüğümü ya da ne hissettiğimi anlayabilecek bir mimik, bir işaret bekliyor, belki de yaşlı adama duyduğum üzüntünün bende nasıl bir intiba bırakacağını kestirmeye çalışıyordu. Kendisine baktığımda ise, aylardır tanıdığım kadının yüzünde bir belirsizlik hakimdi. Her zaman, en ufak bir şeyde bile hislerini dışarı vuran Öznur’un, kör ve yalnız olan bu adama karşı ne hissettiğini anlayamıyordum. Bir anda geçmişte yaşadığımız olaylardaki mimikleri gözümün önüne geldi, işte anlamıştım; Öznur, yalnızca tedirgin olduğu vakitlerde belirsiz bir yüz ifadesi takınırdı. Yaşlı adamın bir dolandırıcı olduğundan ya da bu saatte tek başına dolaşmanın kendisinin başına bir iş açabileceğinden ötürü tedirgin olabilirdi, bunu bilemezdim.

Yaşlı adam, elindeki değneği hafif hafif yere sürterek ilerliyordu ve ben, bir yerlere çarpmaması, düşmemesi için dikkatli bir şekilde ona eşlik ediyordum. Sanki yıllardır yanındaymışım gibi ya da yıllardır ona yardım etmemiş olduğum için kendime kırgınmış gibi büyük bir özenle vapura kadar eşlik ettim. Sürme basamağı çıkarken adımları nasıl attığını takip ettim. Normalde yürürken ayakları çok seri bir şekilde yere basıyordu. Bu, yeri bulamamanın ya da kaçırmanın korkusu olabilirdi, bunu hiçbir zaman, kör olmadığım müddetçe anlayamayacaktım. Basamaklarda ise değneği, basamak yüksekliği boyunca kaldırıyor ve çıkacağı basamağın yüksekliğini bu şekilde anlıyordu. Görmeden hareket edebilme kabiliyetine ve İstanbul’da gezebilme cesaretine büyük bir hayranlık duydum. Vapura bindiğimizde soldaki ilk kapıdan girip, ilk koltuklara oturduk. Sol yanımda yaşlı adam, sağ yanımda Öznur. Karşımızda ise yüksek sesle gülen bir kadın oturuyordu. Telefonun ucundaki kişinin iki cümlesinden birisine kahkaha ile gülmesini dinlerken, yaşlı adamın bir şeyler söylediğini fark ettim.

“-Anlamadım amca.”

“-Sağ ol evladım. Sana da zahmet verdim,” dedi utana sıkıla.

“-Estağfurullah amca, olur mu öyle şey. Nereye gidiyorsun böyle?”

“-Ben Adana’dan geliyorum,” dedi ve elleriyle değneğine yüklendi. Sanki bana bakmak istiyor ama tam olarak nerede olduğumu kestiremiyor gibiydi. “-Burada bir yakınım vardı onu aradım ama bulamadım.”

“-Nerede oturuyor amca yakının?”

“-Hasanpaşa’daydı ama bulamadım. Sabah saat ondan beri oralardayım. Yolda sorabildiğim herkese sordum ama hiç kimse tanımıyordu. En son birisine rast geldim, taşındıklarını söylediler.”

“-E telefonu yok mu arkadaşının? Keşke gelmeden önce arasaydın,” dedim. Adamın bu düşüncesizliği garip gelmişti. Eğer yakınıysa arayabilir ve hala aynı yerde oturup oturmadığını çok rahat bir şekilde öğrenebilirdi.

“-Aradım,” dedi dudaklarını büzerek, “-Ama telefonu sürekli kapalı.”

Bir süre sustuk. Öznur’a, yaşlı adamın söylediklerini tam olarak duyamadığını düşünerek birkaç şey fısıldadım. Yaşlı adam kendisiyle konuşuyor olduğumu düşünüp anlamadığını belirten bir şeyler söyledi. “-Kız arkadaşım yanımda, ona söylüyordum amca,” dedim. Bir anda utanıp, sanki görebiliyormuş gibi başını salladı. “-Merhaba kızım,” dedi. Öznur, yaşlı adamın kör olduğunu unutup gülümseyerek başını salladıysa da, bunu yaşlı adama bir hakaretmiş gibi görmüş olacak, hatasını çok hızlı bir şekilde telafi ederken kızardı ve “-Merhaba amca,” dedi.

Yaşlı adamın sırtındaki çantayı alıp, rahat oturabilmesi için ayaklarının dibine koydum. Vapur hareket etmiş ve sağımızdaki insan kalabalığı kaybolmuştu. Saatime baktım, Öznur’un son otobüsüne yetişebilecektik. Yaşlı adam kendi halinde değildi. Sanki söylediğimiz bir kelimeyi kaçırıp cevap veremezse, kendisine yardım eden,  minnet borçlu olduğu bu iki gence saygısızlık etmiş gibi olacağını düşündüğünden olacak, son kurduğu cümleden sonra aynı şekilde duruyordu.

“Adana’dan ne için geldin amca?” diye sordum.

“Kur’an kursu var. Görme özürlüler için kabartma Kur’an dersleri var. İnşallah en büyük amacım Kur’an’ı ezberleyip hafız olmak, Allah izin verirse.”

Kur’an ezberleyebilmek için Adana’dan buraya, bir başına ve kör bir şekilde gelmiş olmasına hayran kalmamak elde değildi. Öznur’da ben de inançlı insanlardık ama bu inanç, karşımızdaki adamın inancı ve inancına sarılması kadar kuvvetli değildi. Var olan insanların çoğunluğu gibi, doğduğumuzdan beri bize öğretilmiş olanlarla, ama istediğimiz gibi yaşıyorduk. “-İnşallah amca,” dedim Öznur’a bakarak. “-Peki bu kurstan Adana’da yok mu?”

Yokmuş. Bu kurs İstanbul’da açılmış. Yaşlı adam, kursla ve Kur’an’la ilgili bir şeyler söylediğinde yüzünün güldüğünü ve daha da güçlendiğini hissettim. Sesi daha bir neşeli çıkıyor, bir amaca bağlanmak onu mutlu ediyordu. Yaşlı adamın konuşmamızdan hoşnut olduğunu anladığımda içimi bir huzur kapladı. İlahi sınavı, hayatlarını belirli duyu organlarından yoksun olarak geçirmek olan bu insanları mutlu edebilmek bende her zaman mutluluk yaratırdı. Daha fazla konuşabilir ve anlatmasını sağlayabilirdim. Yaşlı adam eğer Kur’an okumaktan çok mutlu oluyorsa, kendisine bu işi nasıl yapacağını sorarak anlatmasını sağlayabilir ve yol boyunca sıkılmasını engelleyebilirdim.

“-Nasıl oldu bu Kur’an öğrenme işi amca?”

“-Adana’da sürekli gittiğim bir kurs vardı, ama bu kurs görme engelliler için değildi. Yani bizler sadece dinliyor ve yaşımızın getirdiği bir dezavantajla yalnızca birkaç ayet ezberleyebiliyorduk. Sonra bir gün bir kahvehanede, Kur’an’ın tamamını ezberleyip hafız olmanın dünyadaki en büyük amacım ve isteğim olduğunu söyledim. Ertesi gün yine aynı yere gitmiş, benim gibi görme engelli arkadaşların gelmesini bekliyordum. Kur’an dersi veren hocalardan bir tanesi geldi ve konuşmaya başladık. Benim, Kur’an’ı ezberlemeyi ne kadar istediğimi bilen bu hoca, İstanbul’da bir yerde kabartmalı Kur’an dersi verildiğini söyledi. İşte o zaman dünyaya yeniden gelmiş gibi oldum. Kur’an’ı ezberlemek artık uzak bir düş olmaktan çıkmıştı. Evet, o hoca bana İstanbul’da kabartmalı Kur’an dersi verildiğini söylediğinde, buraya hiç gelemeyecek olsam bile, o an için bunu başarmış gibi mutlu oldum. Kendisinden bu işi tam olarak öğrenip öğrenemeyeceğini sorduğumda beni kırmadı ve öğrendi. Çok yüksek geliri olan insanlar değiliz ama aldığımız ücret bize yetiyor Allah’a şükür. Yine de aldığım maaşın büyük kısmını bu kurs için ayırabilirdim. Neyse ki kursun ücretsiz olduğunu öğrendim ve İstanbul’a geldim.”

Yaşlı adamın bu mikro hikayesi ilgimi çekmişti. Ama kör bir adamı yalnız başına metropole yollayabilen bir aileyi tasavvur edemiyordum. Belki de kör bir adama bakmak ailesine zor gelmişti ve artık peşine düşmüyorlardı. Olabilirdi. Yaşadığım mahalledeki bir deliyi hatırladım; belirli bir yaşa kadar özel okullara gönderilmiş ve ailesi sürekli peşinde dolaşmıştı. Ama artık, deliliğinden bıkmış olan ailesi ona karışmıyor ve dilediği şeyleri yapmasına izin veriyordu. Deli adam ise yoldan geçenlerden sürekli sigara istiyor, yerdeki çöpleri toplayıp bahçelerindeki çöp kutusuna atıyor ve türlü aşırılıklarıyla insanları yer yer ürkütüyor, yer yer ise güldürüyordu. Ama Yaşlı adamın beyni gayet iyi işliyordu ve eğer artık ailesinin kendisiyle uğraşmaktan bıktığını anladıysa, bu büyük bir yıkım olurdu.

“-Ne işle meşguldün amca?” diye sordum.

“-Yalova’da bir fabrika emeklisiyim. Doksan dokuzda malulen emekli oldum, Allah’a şükür. İşte oradan aldığım maaşla geçiniyorum.”

“-Anladım amca. Sabahtan beri arkadaşını arıyordun yemek yedin mi? Yorulmadın mı?”

“-Yedim,” dedi acı bir gülümsemeyle, “-Cumhuriyet tarihinin en pahalı simidini yedim.”

“-Nasıl yani?”

“-Arkadaşımı bulamayacağımı anladığımda bir duvara yaslanıp ne yapacağımı düşünmeye başladım. O sırada yakınlardan simitçi geçiyordu, sesinden anladım. Seslendim ve geldi. Cebimde kalan son parayı, elli lirayı uzatıp bir simit istedim. Bozuk parasının olmadığını söyledi ve ‘burada bekle bozdurup geleyim amca’ dedi, daha da gelmedi.” Yine acı acı gülümsedi yaşlı adam. Kör bir adamın cebindeki son parayı alıp toz olan bu simitçiyi bulabilmek ve hastanelik edebilmek adına büyük bir hisle doldum. Nasıl yapılabilirdi böyle bir şey? Düşkün olarak addedilecek bir adamı daha düşkün bir hale sokabilecek zihniyet, nasıl aramızda rahatça dolaşabiliyordu? Müthiş bir öfke, müthiş bir o simitçiyi bulup kolunu bacağını kırabilme arzusuyla doldum. Elimden gelse bunu yapabilirdim ama mümkün değildi.

“-İşte kartımda da para var mıydı bilmiyordum,” diye devam etti yaşlı adam, boynuna astığı toplu taşıma kartını göstererek. “-Bende birkaç saat orada öylece bekledim, belki gelirdi, belki de pişman olurdu. Beni orada öylece görüp, cebimdeki son parayı aldığını anlayıp geri gelirdi. Ama haram etmiyorum, helal de etmiyorum, Allah’a havale ediyorum. O, işini bilir. Haram edilmez, çoluğundan çocuğundan çıkar, olmaz.”

Yaşlı adam, içimde bir burukluğa neden olmuştu. Cebindeki son parasını simitçiye kaptırmış, tek başına İstanbul’un orta yerinde kalakalmıştı.

“-Peki nereye gideceksin amca?” diye sordum.

“-İşte arkadaşımı bulsaydım onda kalacaktım, çünkü kurs Perşembe günü başlıyor ve daha dört gün var. Şimdi ise Menekşe’ye gidiyorum, orada kurs için gidenlerin ucuz bir şekilde konaklamasını sağlayan bir otel varmış. Aksilik, bankaya gittim, maaşıma on gün var ve ben son paramı çaldırdım, İstanbul’da böylece kaldım, diye söyledim. Yüz lira avans istedim, önümüzdeki ay alacağım paradan kesin, dedim. Benden iki şahit, nüfus cüzdan sureti ve polis tutanağı istediler,” dedi, yine acı acı gülerek.                 “-Ben zaten görmüyorum ve şahit bulmak nereden aklıma gelecek ki? Hem nüfus cüzdan sureti almak için buradan Adana’ya gitmem gerekecek, mümkün değil. Velhasıl kelam, böylece kaldım. Tek umudum, gittiğim otelin beni bu şekilde kabul etmesi.”

“-Peki kimin kimsen yok mu amca,” diye sordum.

“-Var,” dedi, “-Adana’da altı tane yeğenimle yaşıyorum. Onlar da ırgatlık yapıyorlar. Aslında tek olsam aldığım para bana yeter ama yeğenlerim de az kazanıyorlar, anca geçiniyoruz. Kör olmadan önce daha iyi kazanıyordum da işte, Allah’a şükür yine de.”

“-Nasıl oldu amca,” diye sordum. Bu sorunun yaşlı adam tarafından nasıl karşılanacağını, nasıl tepki alacağımı hiç düşünmemiştim. Ve o andan itibaren, kulaklarımın duyduğu en kötü hayat hikayesini dinledim. Bu hayat hikayesi gerçekti, filmlerde ya da dizilerde izlediğimiz hayat hikayeleri gibi değil, hayatın içinden, yaşanılmış şeylerdi. Anlatırken sesinin tonundan, duraklamalarından, elleriyle yaptığı işaretlerden, yaşlı adamın bir kere daha yaşadığını anlayabiliyordum.

“-Yıllar önce Yalova’da bir fabrikada çalışıyordum. Vardiyalı olarak çalıştığım bu fabrikada ustaydım, iyi para alıyordum. Bir gün, o gün, gece vardiyasına kalmıştım. Makinelerin arasında dolaşıyor, çalışanlara yardımcı oluyor ve hataları kontrol ediyordum. Birden fabrikanın içini uğultu kapladı, o kadar yoğun bir uğultuydu ki, insanlar ağızları açık bir şekilde donakaldılar. Korkmuştum ama bu korku, var olan bir şeyin değil, bilinmezliğin korkusuydu. Neydi bu uğultu? Tabi bu düşünceler birkaç saniye içerisinde gerçekleşiyordu. Hemen ardından ayaklarımın altındaki betonu sağa sola savuran, makineleri küçük bir top gibi sarsan, insanların ayakta durmasına izin vermeyen o deprem başladı. Müthiş bir korkuyla kaçışmaya, sığınabilecek bir yer aramaya başladık. İnsanlar birbirine çarpıyor, insanlar birbirini itiyor, insanlar korkudan çığlık atıyordu. Ben, dilimi yutmuş gibi yalnızca kaçıyordum. Uğultu, kafamın içerisinde git gide çoğalıyor, attığım her adımda, sanki kaygan bir yüzeyde koşuyormuşum gibi sersemliyordum. Kapıyı açmaya yeltenenler yere kapaklandılar, kapı, sanki kilidinden arınmış gibi, müthiş bir hız ve gürültüyle bir açılıyor, bir kapanıyordu. Sanki fişi çekilmiş bir matkap gibi bütün uğultu ve sallantı durduğunda, havaya korku ve panik hakim olmuştu. Koşa koşa dışarı çıktığımızda etrafa bakındım, bir değişiklik yoktu. Sanki yere iniyormuş gibi, sayılamayacak kadar çok yıldız, ürkütücü bir şekilde gökte asılı kalmıştı. İnsanlar depremin şokunu atlatır atlatmaz telefona sarıldılar. Fabrikanın önünde bulunan üç ankesörlü telefonun etrafında onlarca kişi vardı. O an da kalbimin atışını boğazımda hissettim. Karım ve iki çocuğumun akıbeti neydi? Ankesörlü telefona ulaşmam mümkün gözükmüyordu. Depremin büyüklüğünden bahsetmeme gerek yok, ağustos depremini biliyorsunuz. Hiçbir araba durmuyor, hiç kimse başka insanları görmüyordu. Fabrikadan çıkıp yirmi dakika mesafedeki evime doğru koşmaya başladım. Fay hattının geçtiği sokaklar ve caddeler savaş alanı gibiydi, korkunçtu. Yollar yer yer üç metreye kadar kabarmış, arabalar bu tepelerin üstünde oyuncak gibi kalmıştı. Evlerin veya yıkıntıların önünde kendini yerlere atan, ailesinin diğer üyeleri için ağlayan insanları gördükçe, içimdeki korku ve telaş o kadar arttı ki, bir korku filminin içerisindeymişim gibi koşuşturmaya başladım. Ambulanslar sirenlerini açmış, itfaiye, akut ve aklına gelebilecek her kuruluş yollara dökülmüştü. O sırada solumda kulakları sağır eden bir ses ve toz bulutu oluştu. İnsanların çığlığı, seslerinin yetebileceği en yüksek seviyeye ulaşmış, korku, iliklerine kadar işlemişti. Ben de farklı değildim, onlar bu korkuyu oldukları yerde yaşarken, ben, nefes nefese koşarak yaşıyordum. İkiye ayrılmış yollar, yollara yatırılmış olan, ilk enkazdan çıkarılan cesetler, acil müdahale yapılan yaralılar, nefesi kesilerek ağlayan insanlar ve korkudan altını pisleten çocuklar… Anlatılamayacak kadar kötü ve katlanılması, bir insanın akli dengelerini yerinden oynatabilecek düzeyde zor bir manzaraydı. Oturduğum sokağa yaklaştıkça ayakta kalmayı başarmış birkaç evi gördüm. En yakın arkadaşım Salih’in evinin de çökmüş olduğunu gördüğümde, içimden bir alev deryası dışarı çıktı. Gözlerimden süzülen yaşları tek tek hissedebiliyordum. Hava o kadar sıcak ve boğucuydu ki, havanın elleri olduğunu ve boğazınıza sarıldığını düşünebilirdiniz. Kendi evimin bulunduğu sokağa girdiğimde yan yana iki apartman ayaktaydı; bizim oturduğumuz apartman ve yanımızdaki apartman. İlk önce bencil bir mutluluk içimi kapladıysa da, daha sonra dizlerimin üzerine çöktüm ve tekrar deprem olmasını, yerin yarılıp beni yutmasını diledim. Çünkü ayakta duran iki apartmanda normalde dört katlı olmasına rağmen, depremin binaları kaldırıp yere vurması sebebiyle, yalnızca iki katı dışarıdaydı. Yani eskiden üçüncü kat olan daire, artık giriş kattaydı ve kapısı yarıya kadar toprağa gömülmüştü. Pencereleri patlamış, balkonları düşmüş, önünde bir moloz yığını oluşmuştu. Bağıra bağıra ağlamaya başladım, çünkü iki kızım ve karım, o apartmanın ikinci katında uyuyorlardı. Evi yeni almıştık ve iki kızımın istediği gibi döşemiştik. İkisinin de kendisine ait odası vardı ve istedikleri gibi daha henüz bir hafta önce döşenmişti. Mutluluklarını gözlerinden okuduğum ve henüz birkaç saat önce beni öperek uğurlayan karım ve iki kızım göçüğün altında, çaresiz, babalarının şefkatinden ve korumasından yoksun bir halde, belki de yaşamlarını kaybetmiş şekilde duruyorlardı. Ayağa kalkıp koşarak apartmana gitmeye çalıştımm. Ama her ayağa kalkma girişimim, dizlerimde derman kalmaması sebebiyle başarısız oldu. Sanki ölmüş gibiydim, evet, belki de ölmüştüm. Belki de fabrika yıkılmıştı ve göçük altındaydım. Beynim bana oyun oynuyor olabilirdi, ölüyor olabilirdim. Çünkü iki kızımı ve karımı kaybediyor olamazdım, bunu tasvir edemiyordum. Mutlaktı, göçük altında olan bendim ve beynim, göçük altında olanın eşim ve kızlarım olma olasılığını işliyordu. Bu düşünceyle gülümsedim, öyleydi. Evet, bendim göçüğün altındaki, evet, sırtımda bir ağırlık hissediyordum. Bak, işte başım yerdeydi, asfaltın sıcaklığını ve az sonra gelecek olan artçı depremin uğultusunu duyuyordum.”

Tüylerim diken diken olmuş, bütün yaşama sevincim elimden alınmıştı. Yaşlı adamın anlattıklarını biliyordum ama bu bilgim, üstünkörü anlatılanlardan başka bir şey değildi. Yaşlı adamın anlattığı her şeyi gözlerimin önünde görmüş, yaşamış, hissetmiştim. Öznur’a döndüğümde gözlerinin dolduğunu fark ettim. Tamamen hissiz denilebilecek bir surat ifadesiyle dinliyordu. Bu, Öznur’un, acıyı iliklerine kadar hissedip, tekrar hissizliğe geldiği, ibreyi terse çevirdiği anlardan birisiydi. Yaşlı adam devam etti:

“-Uyandığımda yerde, eskiden oturduğum apartmanın, iki kızımı ve karımı bırakıp işe gittiğim bu apartmanın önünde, yolun tam ortasında yatıyordum. Birkaç tanımadığım insan yüzüme, bileklerime ve boynuma kolonya sürüyordu. Gördüğüm manzara karşısında bayılmışım. Kendime geldiğimde ağlamaya, hiç kimsenin ağlayamayacağını düşündüğüm kadar çok ağlamaya başladım. Elim, ayağım tutmuyor, düşünemiyorum, yalnızca ağlıyor, ağlıyor, ağlıyorum. Ama etrafımda hiç kimse yok, herkes kendi derdinde. Etrafta cesetler, yaralı insanlar, yaralı insanların başında müdahale de bulunanlar, cesetlerin başında ağıtlar… Belki ölmemişlerdi, belki de molozların arasında bir boşluk oluşmuştu ve hepsi orada saklanıyorlar, kurtarılmayı bekliyorlardı. O sırada yer yine müthiş bir şekilde sallandı ve apartmanın ayakta olan kısmı da yıkıldı. Bütün umutlarımı yitirip, bilincimi kaybetmiş şekilde oturdum. Oturdum ve bekledim. Elektrikler kesilmişti ve yardım çığlıkları had safhaya ulaşmıştı. Gelen yardım ekipleri bana su içirdiler ve geçirdiğim sinir krizini baskılaması için iğne yaptılar. Gözümü tekrar açtığımda gün doğmuştu ve insanlar ilk şokları üstlerinden atmıştı. Moloz yığınının başında tam on gün bekledim. Dördüncü gün gelen bir ekip, artık içerideki insanlar için umut kalmadığını söyledi. Nasıl kalmazdı? Cesetler ortaya çıkmadıkça umut vardı. Ama Marmara bölgesinin tamamını vuran bu deprem için yapılan kurtarma çalışmaları yetersizdi ve her bölgeye kısıtlı sayıda kurtarma ekibi düşüyordu. İnsanlar gönüllü olarak başka illerden veya ülkelerden geliyor, moloz yığını altındaki insanları çıkartabilmek için canla, başla çalışıyorlardı. Altıncı gün ben de ümidimi kestim, ama bunu kendime itiraf edemedim, şimdi şimdi anlıyorum. Gelen dozerlerin molozları ortadan kaldırmasına müsaade ettim. Apartmandan hayatta kalan tek insan ben olduğum için, izin verme yükü de bana düşmüştü. Dozerlerin kepçeleri molozlara her vurduğunda içimde bir cehennem ateşi oluşuyordu. Bir süre sonra kepçeler molozlara girdi ve beton yığınlarının arasında kol, bacak görmeye başladım. Üst katta yaşayan komşularımızın uzuvları, işte, molozların arasından bana bakıyordu. Sanki ‘şanslısın, işteydin’ der gibi bakıyorlardı. Böyle bir şans olabilir mi? Yeğlerdim, yüzlerce kez molozların altında can çekişmeyi, molozların başında beklemeye yeğlerdim. Tam on gün hiçbir şey yemedim. Sadece su içtim. Yine de bir umut, ufak bir umut vardı içimde. Bir mucize, Allah tarafından ufak bir hediye bekliyordum. Birisi bari kurtulmuş olsaydı… Onuncu günün akşamı erken çöktü, gözlerime düşen karanlığın yorgunluğumdan olduğunu düşündüm. Geçmeyince rüyada olduğumu, birazdan uyanacağımı düşündüm. Ama biraz sonra anladım ki, işte, kör olmuştum. Gözlerim bu ağırlığa yalnızca on gün dayanabilmişti. Apar topar bir hastaneye götürüldüysem de, bu körlüğün beni biraz olsun yatıştırdığını inkar edemem. Karım ve iki kızımın öldüğü bu afet, en azından benim de fiziksel bir zorluk çekmemi sağlayarak, acımı hafifletmiş gibiydi. Tabii ki o zaman düşündüğüm hiçbir şey sağlıklı olamaz. İki ay sonra malulen emekli edildim ve Allah’a hamdolsun, şimdiki halimdeyim. Yine de şükrediyorum, çünkü komşularımdan bir tanesi iki bacağını da kaybetti, Allah korusun.”

Duygusuz bir adam değilim, ama ağlamak konusunda başarısızım. Buna rağmen gözlerim dolmuştu ve ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Bir insanın yaşayabileceği en kötü anıydı bunlar. Simitçiye daha fazla, bir hırsıza duyulabilecek en büyük nefreti duymaya başlamıştım. Böyle cefakar bir insanın cebindeki son para çalınır mıydı? Öznur’a baktım, ağlıyordu. Ama bu ağlama, adama acıdığı için değil, adamın yaşadıklarına üzüldüğü ve ta derininde hissettiği içindi. “-Kusura bakmayın,” dedi yaşlı adam, “-Sizin de kafanızı şişirdim.”

“-Olur mu amca, olur mu öyle şey. Sen kusura bakma, hatırlatmak istemezdik.”

“-Önemli değil evladım. Allah, herkesi başka bir şeyle sınar.”

“-Peki nasıl gideceğini biliyor musun amca, Menekşe’ye?” diye sordu Öznur. İlk defa yaşlı adamla iletişime geçmişti.

“-Sirkeci’den gideceğim, öyle dediler. Sirkeci’ye git, oradan otobüse bineceksin dediler.”

“-Sirkeci’den binemezsin amca,” dedim. “-Seni Eminönü’nden bindirelim.”

“-Zahmet etmeyeyim size de.”

Zahmet etmezdi. Vapurdan inip tramvaya geçtik. Öznur, tramvayın terse gideceğini, otobüslerin tramvay durağından gidildiğinde uzakta kalacağını söyledi, haklıydı. Yaşlı adama durumu izah edip yürümemiz gerektiğini söyledik. Galata Köprüsü’nün üzerinden geçerken, daha önce burayı canlı görüp görmediğini sordum. Görmemişti ve anlattım. “-Şimdi köprüye giriyoruz, sağ yandayız. İnsanlar oltalarını demirlere yaslamışlar ve karanlığın en ihtişamlı olduğu yere, denize misinalarını salmışlar.”

Öznur, sağ kolumda, yaşlı adam sol kolumda Galata üzerinde yürüdük. Adı Mustafa’ydı. Mustafa amca. Telefon numarasını aldım, ertesi gün kendini arayacaktım. Eğer otele yerleşemediyse bir çaresini bulacaktık. Eminönü’ndeki otobüs duraklarına geldiğimizde tam altı otobüs şoförüne sorup anca doğru otobüsü bulduk. Otobüse binebilmek için yüz metre yürüyüp ışıklardan karşıya geçtik. Otobüs şoförüne, Mustafa amcanın Menekşe’ye gideceğini söyledim, otobüsün şoförü Menekşe’ye gidebilmek için bir durakta ineceğini ve oradan minibüse binmesi gerektiğini söyledi. Mustafa amca tedirginleşti, ön koltuğa oturttuk ve tam vedalaşırken bu tedirginliği arttı. Evet, parası yoktu ve minibüse binemeyeceğini düşünüyordu. Aslında engelli olduğu için her şeyden ücretsiz faydalanabilecek bu yaşlı adam, birisi kendini rencide etmesin diye, her seferinde hizmetin karşılığını veriyordu. Yine böyle gururlu bir düşünceye dalmıştı ve cebimdeki son kağıt para olan beş lirayı eline koyup “-Hoşça kal Mustafa amca,” dedim.

“-Kendine dikkat et Mustafa amca,” dedi Öznur.

“-Sağ olun, çok sağ olun,” diyerek veda etti Mustafa amca, sesi titriyordu.

Öznur’la birbirimize baktık. Gözlerimiz dolu, kalbimiz kırıktı. Kalbimiz, parasını çalan simitçiye, kendisinden belgeler ve şahit isteyen bankacıya, daha önce Mustafa amcayı herkesin içinde rezil etmiş otobüs şoförüne, iskelede kendisine yardım etmeyen onlarca insana karşı kırıktı.

“-Neden sürekli çocuklara bakıyordum biliyor musun?” diye sordu Öznur.

“-Hayır,” dedim.

“-Çünkü o çocuklar Mustafa amcanın önüne geçip, kör olduğu için onunla dalga geçercesine hareketler yapıyorlardı ve insanlar, bu çocuklara hiçbir şekilde tepki vermediler. Eğer sana neden oraya baktığımı söyleseydim o-”

“-Kavga ederdim.”

“-Evet,” dedi, gülümsedi. “-Sen kavga ederdin.”

Saate baktık, otobüse yetişmesine imkan kalmamıştı. Bir taksi çevirdik ve Öznur taksiyle, ben yürüyerek evin yolunu tuttum. Taksinin kapısını kapatır kapatmaz aklıma ilk gelen şey, yanımdaki kadının insanlığa ve insanlara karşı hassasiyeti oldu. Bu durum beni mutlu etti. Çünkü, insanlığa karşı sorumluluk hissedenin bir tek ben olmadığım duygusu, insanlardan ümidimi kesmememe yardımcı olmuştu.

Baturalp İlkay Gülten

ölüm vakitsizdir..
Anonim

Vakti mi olur ölmenin? Vakitsizdir, ben de şahidim.

Siz beni anlayamazsınız, çünkü ben değilsiniz. Ben sizi anlayamam, çünkü siz değilim. Anlaşılmak istemiyorum, yalnızca biraz anlayış bekliyorum ve bu benim hakkım. O kitapların masamda, o küllüğün balkonda durması beni mutlu ediyor, okumasam bile kitaplar masada durmalı, anlayış gösterin bana. Sigara içmiyorsam bile küllüğü görmeliyim, neden kızıyorsunuz, ben böyleyim. Yüz kere kırın beni, bin kere aldatın, milyon kere öldürün beni, kalkıp yine sizi severim karanlığın allah gibi çöktüğü gecelerde. Sizi severim çünkü benim en iyi yaptığım şey sevmektir. Anlayış gösterim bana, yaptığınız en iyi şey ekmek kesmek olsa, bıçakla elinizi kanatsanız, ekmek kesmekten vazgeçer miydiniz?

Anlayış gösterin bana, çünkü sizi affediyorum. Affetmek unutmak değildir, her gece yeni baştan kırılıyorum. Anlayış gösterin bana, insan zamanla acıya alışmıyor. Bu acının sürekli olacağını bilmek, acıyı ikiye katlıyor.

Anlayış gösterin bana, itin tekiyim ben, çirkinim, aylağım. Öfkeliyim çoğu zaman ama bunun sebebi sizsiniz. Saçlarımı beyaza boyayan siz, geceler boyu nöbet tutturan da sizsiniz.